25 Temmuz 2009 Cumartesi

1999 ATÜK KURULUŞUNDAKİ YAZIM...

AMATÖR TİYATROLARIN

ÖRGÜTLENMESİ

''KENDİ ESERLERİ'' OLACAKTIR

Bu yazı 20-21 Mayıs 1997'de ''Denizli Amatör Tiyatrolar Kurultayı'' ile başlayan ve '' Amatör Tiyatrolar Üretim ve Yayın Kooperatifi''nin (ATUK) kurulma çalışmaları ve örgütün faaliyetlerine uzanan çizgide tarihsel süreci anlatırken yazarın belirlediği bazı düşünceleri içerecektir .

20-21 Mayıs 1997'de TOBAV ve Denizli Belediyesi'nin ortaklaşa çalışması sonucu düzenlediği, ''Denizli Amatör Tiyatrolar Kurultayı'' yapılmıştır .Kurultaya ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen tiyatro temsilcileri, üniversite tiyatrolarından ve basım-yayım kuruluşlarından temsilciler katılmışlardır. Anadolu Amatör Tiyatrolar (AATB) temsilcisi, ''Amatör Tiyatrolar Kurultayı'na Selam'' isimli bir bildiri okumuş ve Amatör Tiyatroların örgütlenmesi temelli bir konuşma yapmıştır . TOBAV'ın amatörlerin örgütü gibi gösterilmesini sert bir dille eleştiren ve derhal ''özgün ve özerk'' bir birlik oluşturulması gerçeğini belirten AATB temsilcisi, IATA (Uluslar arası amatör Tiyatrolar Birliği) temsilciliğin de bu amatör örgüte verilmesi üzerinde durmuştur.Tiyatro temsilcilerinin teknik ve sanatsal problemleri belirtmeleri üzerine yine örgütün gerekliliği ve önemi, bu problemlerin aşılmasının temel koşulunun da örgütlenmeden geçtiği gerçeği di1e getirilmiştir .Sert ve önemli tartışmalarla geçen kurultay sürecinde ATÇ (Amatör Tiyatrolar Çevresi) temsilcisi de örgütlenmenin tarihsel gelişimi ve önemi üzerine bir konuşma yapmıştır .Özgün ve özerk bir örgütlenme ve bunun için yeni bir kurultay kararı alan ''Denizli Kurultayı'' bu sonuçla dört yürütme kurulu üyesi belirlemiş: (Şenol Tiryaki, Güzin Yamaner, Özgür Başkaya,

Murat Demirbaş) bu temsilciler de örgütlenmenin zorluğuna rağmen'' 30-31 Mayıs 1998 tarihlerinde Mamak Belediyesi Erkan Yücel Sahnesi'nde 2. Türkiye Amatör Tiyatrolar Kurultayı'nı gerçekleştirmişlerdir .Kurultaya '' AA TB, ATÇ ve KTB (Karadeniz Tiyatrolar Birliği)'' dışında yirmi altı tiyatro topluluğu katılmıştır Kurultay toplantılarında amatörlüğün yeni ve özgün bir tanımının yapılıp, amatör tiyatroların bir an önce tek bir çatı altında örgütlenmesi gereğine karar verilmiştir İki günlük çalışmada küçük komisyonlar kuran kurultay delegeleri, 3.Kurultayı oluşturmak, örgütlenmeyi tabandan ve daha geniş katılımlı bir yapıya kavuşturmak amacıyla Örgütlenme ve İzleme Komisyonu oluşturmuştur. Komisyon Üyeleri: Naci Aslan, Mehmet Esatlıoğlu, Şenol Tiryaki ve Celal Dönmez’den oluşmuştur.Nasıl bir örgütlenme? Sorunsalı üzerinde tartışmaların yoğunlaştığı kurultaya çağrılı olduğu halde, bir önceki kurultayı organize eden Denizli Belediyesi’nden temsilci katılmamıştır. Kurultayın açılış konuşmaları: Özgür BAŞKAYA, İsmail DEĞERLİ, Tamer LEVENT ve Şenol TİRYAKİ tarafından yapılmıştır. Açılış konuşmacılarından Tamer LEVENT konuşmasının bitimine doğru “Nerede bu amatörler? Bana bu amatörlükle ilgili bir cümle söyleyebilir misiniz”? gibi ilginç bir polemik başlatmıştır.Otuza yakın tiyatro temsilcisinin amatörlükle ilgili elbette söyleyecek şeyleri vardır. Ancak ne yazık ki, Sayın Tamer LEVENT’in konuşmasının hemen ardından kurultay salonundan ayrılması ve daha sonra kurultaya uğramaması nedeniyle ilginç bir polemik yarıda kesilmiştir. Kurultayın kurduğu komisyonun çabaları ile 3.Türkiye Amatör Tiyatrolar Kurultayı Çankaya Belediyesi’nin Salonunda gerçekleşmiştir. (21-22Kasım 1998) Türkiyeli Amatörlerin Örgütü “Amatör Tiyatrolar Üretim ve Yayın Kooperatifi” (ATÜK) kooperatif çatısı altında oluşturulmuştur. Kooperatif oluşturulmasına ilginç nedenlerle karşı çıkan görüşler bulunsa da yirmi beşi kurucu yetmişe yakın üyesiyle ATÜK ülkemiz tiyatro sanatının politik teknik ve sanatsal sorunlarına çözüm olabilme ve tiyatrolar arası hareketlenmeye, kan dolaşımı sağlayabilme düşüncesiyle tarihi kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Türkiye Amatör Tiyatrolar Kurultayı, tiyatrolara karşı yapılan baskı ve sindirme politikalarını (her ne kadar bazı çevreler sessiz kalındığını iddia etse de!) sonuç bildirgesinde kınanmış ve tiyatronun tüm baskı ve engellemeler karşı varolmaya devam edeceğini kamuoyuna açıklamıştır. Genel Kurulunu yapan ve yönetim kurulunu seçen ATÜK, 4-5-6-7Kasım 1999 tarihlerinde Adana’da dört günlük Atölye, Panel, Söyleşi ve oyun çalışmalarıyla pratik etkinliğine ivme kazandırmaya çalışmaktadır. Kooperatifimiz; her ay sistematik her ay sistematik olarak başta Samsun-Muğla-İstanbul- Bulancak olmak üzere Anadolu da ki bu çalışmalarını ve örgütlenme faaliyetlerini sürdürecektir. Aylık bültenini periyodik olarak çıkarmaya başlayan ATÜK, arşiv oluşturma ve Türkiye Amatör Tiyatrolar Şenliği düzenlemesi çalışmalarına da başlamıştır. Amatör Tiyatroların örgütlenmelerinin önünde, ülkemiz pratiğinde, hala zor engebeli ama mutlu ve güzel bir yol bulunmaktadır. Zaman örgütlü toplum, örgütlü sanatçı zamanıdır. Geçmişten dersler çıkarıp geleceğe uzanmak, yaşanan olumsuz olayları ve kırgınlıkları yok sayıp, tiyatrocular var güçleriyle çalışmak durumundadırlar. Demokrasi ve kültür üzerendeki baskı ve engellere karşı örgütlülük düzeyini geliştirmek güçlü bir demokratik kitle örgütü olmak tarihsel bir zorunluluktur. Yarının güzel ve sanat dolu dünyası sansüre ve otosansüre tüm gücüyle karşı çıkan sanatçıların elleri üzerindedir... Amatör Tiyatroların örgütlenmesi kendi eserleri olacaktır.

Özgür BAŞKAYA

Özgür Tiyatro

SANAT KONSEYİ'NE...

Değerli Konsey üyeleri,katılımcılar ve izleyiciler......

Amatör Tiyatrocular Üretim ve Yayın kooperatifi (ATÜK) adına

hepinizi saygıyla selamlarım.

Dört temel konuda ve Sanatın örgütlenme sürecine açılım sağlamak amacıyla

yapılan bu çalışmaların geçmişiyle ilgili gerekli bilgiye sahip olmadığımız i-

çin;sanat,sanatçı,özgürlük konularında genel düşüncelerimizi kısaca burada

izninizle sizinle paylaşmak istiyoruz...

Hepimizin bildiği üzere sanat; yaşamı güzelleştirmek,derinleştirmek ve

onu geniş halk kitlelerinin beğenisine sunmak misyonuna sahiptir.

Güzelin tavrı,rengi;işçilerin ,emekçilerin,dünyanın lanetlilerinin yanında ol-

malıdır.Başka türlü bir düşünce elitizmin batağında kalmaya ve burjuvazinin

insani olmayan ama öyle gösterilen azınlıklı yaşantısıyla sınırlı kalmaya mecburdur.

Karl Marx’ın bilim hakkında söylediği bir sözü affına/affınıza sığınarak sanat

adına uyarlayıp aktarmak istiyorum: “Sanat, kendimiz ve insanlık adına çalışmaktır.

Yapmaktır..Sanat bencil bir zevk olmamalıdır.Sanat çalışmalarına kendilerini

verme şansına sahip olanlar,bilgilerini ve yaşantılarını insanlığın emrine sunmakta

birinci gelmelidirler...”

Bu realiteyle sanatçıların insani olmayan akıntıya karşı durmaları gerektiğini ilan

edebiliriz...

Sanatın ve özelde tiyatronun yarınının “amatörlük” olduğu,yani “gönül

bağıyla bağlanmak olduğu” bilinciyle ATÜK, sanatın mal satmanın bir aracı olarak

kullanılması sürecinin dehşetle karşısındadır.Sanatın böyle kullanılmasının

ve sanatçıların bu yönde yaptıkları bilinçsiz olduğuna inanmak istediğimiz ça-

lışmalarınında karşısında olduğumuzu bilmenizi isteriz....Hangi yetenekte olu-

nursa olunsun,sanatçı olma misyonunun bol para,şöhret ve kapitalizmin etiği

yok sayan sürecinde yaşamak olmadığına inanıyoruz..

Sanat doğal bir insani kaynak,sanatçıda buradan çıkan su olsun....

İçtikçe gelişen ve geliştiren....Özgürlüklerin evinde oturan..Sansürün hiçbir o-

luşumuna izin vermeyen..

Yaşama tanıklık eden..Onu değiştirip dönüştüren....Eşitsizliğin üstüne gidendir sanat.

Özgür ve Özerk olandır...Değiştirdikçe kendide değişen ve gelişen..

Başka şansı yoktur..Zaten sanırım bunun için, bunu istediğimiz için buradayız diye düşünüyoruz.....

Metalaşmış,piyasaya düşmüş bir sanat olmaması gerektiğine inanan bizler;sanatı

tüm alanlarında,emekten,özgürlükten,eşitlikten yana, olması gereken haklı zemine

çekmek için elimizden geleni yapmalıyız inancıyla, hepinizi “Amatör Tiyatrolar

Birliği” (ATÜK) adına saygıyla selamlarım....

Özgür Başkaya

ATÜK BAŞKANI

27 MART 2009 DÜNYA TİYATRO GÜNÜ

27 MART 2009
DÜNYA TİYATRO GÜNÜ
AMATÖR TİYATROLAR BİRLİĞİ (ATB)
BASIN AÇIKLAMASI

Değerli tiyatro emekçileri, tiyatro severler, basın ve medyanın
(eğer var iseler ) değerli çalışanları...
Basın açıklamamızı yandaş medyanın patronlarına karşı, grev yapma yürekliliği gösteren 10 basın emekçisini selamlayıp, alkışlarımızı yollayarak başlatıyoruz...

Bu gün hepimizin bildiği üzere 27 Mart... Dünya Tiyatro günü...

Acıların sevinçlere maalesef baskın geldiği...
Umudun karamsarlığa doğru gittiği...
Düşünmeyen-sorgulamayan insan modelinin dayatıldığı bir sistemde kutlamaya çabalıyoruz 27 Mart’ı.

Kapitalistler tarihsel krizlerinden birini yine işçilere-emekçilere ödetmeye çalışıyorlar. Biz vahşi kapitalizmin emekçiler üzerindeki ablukasını kabul etmiyoruz... Krizin faturasını ödemeyeceğimizi bir kez daha haykırıyoruz...

Tiyatro; piyasayı ve onun ilişkilerini reddetmelidir... İnsanın daha güzel ve yaşanılır bir dünya kurması için çabalayan Tiyatro; başka bir dünyanın mümkün olduğu bilinciyle, bu kapitalist-emperyalist sistemi yerden yere vurmak için, oyunlarını devrim ve isyan çığlıklarıyla, yeniden ve yeniden üretmek zorundadır...
Ancak tüm gördüğümüz gerçeklere rağmen: Ekonomik sıkıntılarla, kültürel yozlaşmayla, sistemin ekmeğine yağ sürmeyle, sanatçı-tiyatrocu ahlakının ayaklar altına alınması süreciyle karşılıyoruz 2009’un 27 Mart’ını...

Hepimizin bildiği üzere sanat; yaşamı güzelleştirmek, derinleştirmek ve
onu geniş halk kitlelerinin beğenisine sunmak misyonuna sahiptir.

Tiyatronun-Tiyatrocunun tavrı; işçilerin, emekçilerin, dünyanın lanetlilerinin yanında olmaktır... Bu realiteyle sanatçıların, insani olmayan akıntıya karşı durmaları gerektiğini, Dünya Tiyatro Gününde dilimize pelesenk ediyoruz...

Sanatın ve özelde tiyatronun yarınının “Amatörlük” olduğu, yani “Gönül
Bağıyla Bağlanmak olduğu” bilinciyle Amatör Tiyatrolar Birliği (ATB) olarak; Amatörlüğün profesyonelliğe giden yolda bir basamak olmadığını; Amatörlüğün insanı alıklaştırıp ahmaklaştıran dizilerde oynamanın bir yolu olmadığını; Amatörlüğün reklâmlarda tüketimi körükleyerek dünyayı kirletenlere doğru bir gidişat olmadığını; Amatörlüğün bilakis bir seçim olduğunu bir kez daha altını çizerek yineliyoruz...

Amatör Tiyatro doğal bir kaynak, Amatör Tiyatrocu da buradan çıkan su olsun...
İçtikçe gelişen, geliştiren, güzelleştiren... Özgürlüklerin evinde oturan... Sansürün hiçbir oluşumuna izin vermeyen... Yaşama tanıklık eden... Onu değiştirip dönüştüren... Eşitsizliğin üstüne giden... Özgür ve Özerk olan... Değiştirdikçe kendi de değişen ve gelişen...
İşte tüm bunları oluşturmak gibi tarihsel bir görevimiz olduğunu 27 Martta tüm tiyatro emekçilerine hatırlatıyoruz...

Metalaşmış, piyasaya düşmüş bir sanat olmaması gerektiğine inanan bizler; sanatı tüm alanlarında, emekten, özgürlükten, eşitlikten yana; olması gereken haklı zemine çekmek için elimizden geleni yapmalı ve var gücümüzle çabalamalıyız.

Son zamanlarda yoğunlukla kullanılan marka şehir, marka insan, marka sanatçı safsatalarına izin vermemeliyiz... Markaların mallarda, eşyalarda olduğunu, damgalandığını; hâlbuki insan ve değerlerinin marka olamayacağı ve damgalanamayacağı gerçeğini, her şeyi satan kapitalist insan düşmanlarının yüzlerine vurmalıyız... İnsansızlıklarını yüzlerine tükürmeliyiz..

“Sanat da seçimini yapmalıdır. Sanat ya körü körüne bir inanışla kaderini bir azınlığa bağlar ve onun aracı olur ya da çoğunluğun tarafına geçerek kaderini ona bağlar. Ya insanları düşlere sürükler ve onları uyutur, bilgisizliği arttırır ya da insanları gerçeklere yöneltip bilgiyi çoğaltır. Ya yıkıcı yanları ağır basan güçlere ya da yapıcı ve ilerici güçlere seslenir. ... Sanatçı, yalnızca topluma karşı sorumluluk taşımakla kalmaz, toplumu da sorumluluğa çeker.” diyordu Bertold Brecht...

İşte bu nedenlerle tiyatro devrimcidir... Devrimci olmalıdır...
Seyircisini değiştirip dönüştürmelidir..
Yarınlarımızı oluşturacak olanlara selam olsun...

YAŞASIN İNSAN YAŞASIN TİYATRO

DÜNYA TİYATRO GÜNÜ KUTLU OLSUN !!!


Amatör Tiyatrolar Birliği (ATB)
Adına
ÖZGÜR BAŞKAYA
27 Mart 2009

24 Temmuz 2009 Cuma

YAZILAR-10- PİYASA, SANAT- SANATÇI VE AMATÖRLÜK ÜZERİNE



PİYASA, SANAT- SANATÇI VE AMATÖRLÜK ÜZERİNE

Değerli okuyucular-dinleyiciler…

Karl Marx’ın 1844 El yazmalarında söylediği“Para her şeyi karşıtına dönüştürür.”sözünü düşünmeye başlamanızı rica ederek sözlerime başlamak istiyorum...

Büyük düşünür-devrimci Karl Marx insan için : “Doğanın talihsiz çocuğu” dermiş.

Şu anda sanatımıza hâkim olmaya çalışan piyasanın “talihsiz çocukları” olarak yaşamımızı sürdürüyoruz. Çünkü sanat, belki de tarihin hiçbir döneminde bu denli piyasaya konu olup bu denli piyasa tarafından yönlendirilmemiştir..

Onar yıllık darbe süreçleri içerisinde son olarak 12 Eylül açık faşizmini yaşamış, birçok askeri olmadığı varsaydırılan sivil darbelerle ve onların işletmecileriyle yönetilen ülkemizde; silkinmeye çalışan, özgürlüğe, eşitliğe, demokrasiye inanmış bir avuç sanat insanının onurunu koruma mücadelesi, çığlığı bulunmaktadır… Yetersizdir... Acıyla belirlenmelidir…

Sanatın ve sanatçının işlevini ve gücünü çok iyi bilen sermaye, sanatın üstünde sistemli bir baskı oluşturmakta ve sanatla politikanın ayrılması temelinde kapsamlı ve bilinçli bir çalışma yapmaktadır.Sanatla politikayı sözde ayırmak istiyorlar!!! Hâlbuki sanatın politikadan bağımsız olamayacağı bir gerçektir...

Kapitalizm özelde edebiyat ve tiyatro, genelde sanatla uğraşırken; istediği oyunları ideolojik yada maddi manipülasyonlarla oynatır, egemenliğinin sürekliliği için tüm dalavereleri yaparken; işine gelmediği tiyatroları,metinleri sansür ettirip, kitapları yaktırıp, sanatçıları , yazarları, bilim adamlarını içeri attırırken sanat ve politika birbirlerinden ayrı değil de ; biz onların çirkefliklerini açığa çıkarıp, insansızlaştırma süreçlerini deşifre ettiğimizde mi sanat ve politika ayrı şeyler oluyor!.. Buna artık ancak ahmaklar inanır...

Ernst Fischer : “Sanat için, sanatın gelişmesi için elverişli bir ortam yaratmaz kapitalizm. Ortalama bir kapitalist sanata karşı bir gereksinme duyarsa, bu ya özel hayatını süslemek içindir ya da iyi bir yatırım yapmak için.” diyor. Bu gerçekten de böyledir... Yaşanılan süreci irdelediğimizde görürüz ki; Sanatın ve sanatçının tam yabancılaşmasına, insan ilişkilerinin maddileşmesine, kişisel yalnızlıklara ve toplumsal bağların gölgelenmesine neden olmuştur kapitalizm...

Sanat alanında bankaların ne işi var..Toplumsal hayatla bağları gölgelenen guya sanatçılar ve kitleler oluşturmanın yöntemidir bu. Ve insani süreçlerdeki yozlaşmanın resmi..Ama “sanatın bu olduğu” dayatması gözleri kör, kulakları sağır etmektedir..İnsanlar kuklalaştırılmaktadır...

Kültürel yozlaşma üzerine yazdığı “Yozlaşma, şiir, tür bilinci” Isimli yazısında Berrin Taş “günümüz sanatçısının sorunsal'ı yoktur” diyor . “Bu dünya böyledir, savaşlar, açlık, susuzluk, insanların hastane kapılarında rezilliğe yazgılı olduğu bir tuhaf dünya. Bu dünya değişmez hep böyledir, bundan sonra da böyle olacaktır demenin bir başka biçimidir onun yaratısı.”İşte kapitalizmin o büyük sanat-sanatçı profili...

1844 elyazmalarında Marx paranın gücünden bahsederken “..O (para) insanlığın yabancılaşmış erkidir..” diyor..İşte bu hemen bize, bankaların sanat alanında neden olduğunu gösteriyor..Paranın, yani insanlığın yabancılaşmış erkinin hizmetinde bir sanat...Bunun dayatılması için bankalar yayın evleri kuruyorlar..Tiyatroları finanse ediyorlar..Güya büyük müzik organizasyonları düzenliyorlar...

Büyük tekeller sanatçıları ellerinde bulundurma yarışında coşmaktadırlar..Nice ünlü yazarlar banka yayınevleri arasında transfer olarak cukkayı doğrultmaktadırlar..

“Halbuki bu bir zenginlik değildir..Sanatçının zenginliği parada değil insanlığın toplumsal mirası, “kültürde” yatmaktadır..Ayrıca bu toplumsal miras gerçek sanatçılar ve bilim adamları sayesinde oluşmuştur..Orhan Veli’nin şiirdeki “malda mülkte gözüm yoktur..vallahi yoktur..” sözleri pestenkerani söylenmiş sözler değildir..

Bu mealde kültürel yozlaşma üzerine yazılan “Kültür Ve Sanatta Yozlaşma Ve İnsan Cinsi Sınıfları” isimli yazısında Nalan Çelik: “Günümüzde, yazılı ve görsel basında...yayınevlerinde yüksek rakamlara o kanal senin bu kanal benim...bir gazeteden diğerine.yayınevlerine dolaşan insanlar...sanat yaptıklarını, profesyonelce davrandıklarını, olmadı..daha bir arabesk söylemle ekmek parası için oradan oraya dolandıklarını anlatmaya çalışırlar. Özgürlüklerini yitirmiş, kendine ve tüm yaşama yabancılaşmış bu "sanatçılar" burjuva ve kapitalist çıkarlarının, söylemini yaparken kültür yozlaşmasına öncülük ederler.”diyor.

Bu süreç değerlendirildiğinde: Onlara kalırsa sanatın ve sanatçının dostları hortumlanan ya da ne hikmetse hortumlanmayan bankalar, sanata ve sanatçıya destekleri artarak sürecek olan araba ve alkol firmalarıdır... Net olarak bilinmelidir ki burjuvazi malının kullanım değerine bile bakmaz.Değişim değerine bakar..Çok satılan bir kitabın raflarda tozlanması yada tuvalet kağıdı olarak kullanılması ile ilgilenmez burjuvazi..O paraya bakar...

Tekelci kapitalizm insanlarla oynamaya devam etmektedir... Oyuncak olmamak gerektir…

Sanatçıların bu işte oynadıkları misyon ise içler acısıdır..Büyük sermayenin uşaklığında “hangi tekel daha fazla kazansında beni de görsün” zihniyetiyle insanlığa ve onun kültürüne ihanet edilmektedir..

“Para ve meta fetişizminin doruğa çıktığı süreçte her alandaki kişiler seçim ve duruşları paralelinde kendilerini koruyup bu çirkeften uzak duracaklarına başta bilim, sanat insanları olmak üzere bir dolu “aklı başında” insan, medya maymunu olmayı seçtiler.” Mehmet Esatoğlu

Herkes bilir ki her mesleğin olmazsa olmazları vardır : Örneğin işkence görmüş birine doktor sağlam ve sağlıklı raporu veremez (veriyor,o ayrı) ama vermemesi gerekir diyoruz.. Gazeteci yalan haber yazamaz(yazıyor o ayrı) ama yazmaması gerekir biliyoruz.. Tüm bunlar mesleki etikle ilgili şeylerdir. Deontoloji... İşte bizde diyoruz ki tiyatro oyuncuları reklâmlarda oynamamalıdır. Oyunculuk deontolojisinde; piyasanın kuklalığında bir holding, firma ya da kuruluş daha çok para kazansın diye estetik değerlerini satmak yazmaz...

Reklâmlarda oynayan değerli tiyatro yapıcıları kendi misyonlarının farkında mıdırlar?

Acaba düşünmekte midirler genç tiyatroculara ve topluma nasıl örnek olduklarını..

Pop starlar, Türk starlar, birilerini gözetleyenler, çiftlik evlerine doluşanlar, toplum önünde çiftleşmeye çalışanlar, akademi Türkiyeler vb... toplumsal çürümüşlüğü perçinlerken, nasıl olurda anlı şanlı, sanatçı olduğunu iddia eden taife, bu programlarda sunucu, jüri üyesi, konuk olmayı içine sindirebilmektedir. Utanma duygumuzun kaybı, insanlığımızın da kaybıdır…

Starlar neden çıkıyor, çıkartılıyor? 15–16 yaşlarındaki kız çocukları neden vamp kadınlar haline getiriliyor... Popüler kimlikler neden insanlığın zavallılığı ile yüceltiliyorlar?

İşte tüm bunların yanıtı insansızlaştırılmış, etik değerlerini kaybetmiş, sevmeyi unutmuş toplumda yatıyor… Acıyla yatıyor…

İşin ilginci burada bir tartışma gündemi oluşturulmaya çalışılıyor... Diplomalı cahillerin bizi uyutması üzerine... Bunun yanlışlığı üzerinde durmak bile istemiyorum... Sorunun kaynağını, gerçek nedenleri tartışmak varken, cukkayı kimin alması gerektiğini tartışmayı anlamlı bulmuyorum…

Yaşadığımız süreçte, sorunun temelini-aslını unutup, dönemden-yaşanılandan pay alma yarışı hayata geçmiştir… “Ne için yaşıyorum?” sorusu yerine “daha çok nasıl kazanırım?” sorusu hâkimdir. Aman mektepli oyuncular olsun düşüncesi ise bu bilgisiz bilgi hegemonyasının, iş yaratma ve kazanma mantığının sonucu hayata geçirilmek istenmektedir… Sistemin ekmeğine yağ sürmenin yeni adının bu olduğu maalesef görülmemektedir, ya da bilinçli bir kurguya alet olunmaktadır… Cehaletin daniskasıdır bu... Söylenecek söz bulunamamaktadır…

Mankenler oyuncu olamaz! Vb. türünden ahlâklı olmaya çalışan, ama temeli unutup mektepli hegemonyasını idame ettiren bir anlayış dayatılmak istenmektedir...(Mektepli olduğumun dinleyici-okuyucu tarafından bilinmesini isterim…) Ayrıca konserve eğitim veren okulların vahameti başka bir tartışmanın konusudur, burada girmeyi uygun bulmuyorum…

“Eni sonu, insanın devredilemez sandığı her şeyin değişime, alışverişe konu olduğu bir dönem gelmiştir.(diyor Karl Marx) Bu, o ana değin ifade edilen ve aktarılan ama asla satılmayan; edinilen ama asla satın alınamayan –erdem, sevgi, inanç, bilgi, vicdan, (sanat Ö.B.) vb-

Kısaca her şeyin ticarete girdiği dönemdir. Bu çürümüşlüğün genelleştiği, her şeyin para ile elde edilmesinin evrenselleştiği bir dönem...”

Bir televizyon programında insanın marka olup olamayacağını tartışıyorlardı. Tiyatrocu bir şovmenin programıydı. Hayatının bir bölümünü mafyayı eğlendirmeye adamış bir şarkıcı ile marka uzmanı konukları vardı.. O marka uzmanının “olur, olur. İnsan marka olur.”diyen pişkin yüzü insanlığımızdan utanmanın artık zorunluluğudur. İnsanın sıradan bir mal olarak görülüp tartışıldığı bu dönemde, tüm erdemlerin alaşağı edildiği bu yaşadığımız zaman diliminde, onur, insanlık onuru en üst düzeyde kavranılması ve yaşanılması gereken bir olgudur. Haince yapılan ideolojik ve fiili saldırılara karşı onurun korunması gerekmektedir. Bu okunulan edebi esere, izlenecek tiyatroya, dinlenecek müzik eserine vb. verilecek tepkiden, işkencecilere verilecek tepkiye değin böyle olmalıdır... İnsanlık onuru artık tüm alanlarda çığlığa dönüşmelidir. Öncelik söz konusu edilemez artık. Kapitalizmin insanlığı yok ediş süreci nasıl top yekun ise ona karşı duruşta, yaşamın tüm alanlarında top yekun olmalıdır... Sanat bu alanlardan biridir. Güçlü ve kitleleri hızlı etkileyecek bir alan...

Metalaştırılan insan...Metalaştırılan sanat...

İnsan insan olmaktan, sanat sanat olmaktan çıkarılmıştır..Burjuvazi doktoru, avukatı, bilim adamını nasıl kendi ücretli emekçisi haline getirdiyse maalesef sanatçıyı da bu hale getirmiştir..Ücretli kölelik düzeni beyinleri tarumar etmiş, melekelerimize bizi yabancılaştırmıştır..... Hâlbuki sanat karşılıksızdır... Çiçek sularken ya da âşık olurken herhangi bir karşılık beklemeyiz. Öyleyse kendini güzel ifade etmek olan sanattan niye karşılık bekleyelim...

“Geçim derdi, ne yapalım aç mı kalalım?” türünden bahanelerin sınırı çoktan aşılmıştır. Sert ve engebeli bir dağın tepesine çıkılmış ve şimdi ardındaki pürüzsüz kaygan zeminde hızla dibe doğru yol alınmaktadır...

Bu insansızlaşmış ortamdan kurtulmanın tek yolu “zararın neresinden dönsek kardır” diye düşünmek ve “Anayasayı bir kere delsek ne çıkar?” türündeki bakkal zihniyetinden kurtulmakla olur.

Sanatta star sistemine reddiye gösterilmelidir. “Sanatta Star Sistemi tarihi açıdan geçersizdir. Şöyle. Sanatta Star Sistemi despotik bir yapılanma. Bu sistemin sanatçıları, ele geçirdikleri iletişim kanallarının etkisiyle Türkiye'de sanat eserlerinin enine boyuna tartışılmasını önledi. Bunlar yazdıkları gazetelerde...dergilerde kendi yorumlarını tek doğru...tartışmasız tek doğru diye kabul ettirmek istediler okura. Sözgelimi, Milliyet gazetesinin kültür sayfasında Selim İleri'yle Ahmet Oktay edebiyata...kültüre burjuva görüşlerini dikte ederler...tek...değişmez...mutlak doğru diye. Herhangi bir insan bu yorumların...ya da bu konumun ebediyen süreceğini sanıyorsa, o insanın tarih bilinci...tarih duygusu sıfırdır."diyor Cengi Gündoğdu..

Neden star sistemi ürünü eserler çok satıyor... Neden başyapıt kabul ediliyorlar...

Daha çok kitabın satılması, oyunun izlenmesi, kaset-cd satışlarının rekorlar kırması, filmlere milyonlarca kişinin gitmesi ile estetik performans arasında doğru orantılı bir bağ mı vardır? Hayır yoktur. Satış, estetik performansın gücünün yüksekliğini belirlemez.Piyasa kuralları içinde olduğu sürece bu bir alım, satım, tüketimdir.Estetik nesne-estetik özne ilişkisi değildir..

Gerçek sanat eseri tüketilmez. Alıcısını değiştirip dönüştürür sanat eseri. Tüketim ne fiiliyatta vardır ne de kimilerinin söylediği gibi sözde-retorikte olmalıdır. Bu anlamda sanat eseri tüketimin, alım-satımın, piyasanın dışındadır... Cristopher Caudwel’in şu güzel sözünü akıllardan çıkarmamak gerektir : “Sanat Pazar değerleri yerine kullanım değerlerini getirir. Sanat ucuz şeyleri değerli kılar; birkaç boya lekesini toplumsal hazine haline getirebilir. Bu yüzden pazar sanatçının en büyük düşmanıdır. Pazarın kör çabası güzelliği katleder.”

Sanat eseri tektir. Tabiri caizse ve ustaların kullanımıyla “biriciktir”. Pazara çıkarılan ürün tek değildir.Genelin dayatılmış beğenisi üzerine kuruludur.Sanat-Zanaat ilişkisinin temel ayrımı burada yatmaktadır.Teklik üzerine kuruludur bu ayrım.. Hâlbuki alınıp satılan meta tek değildir. Ayakkabı gibi, televizyon gibi vb...

Nasıl bir günde ünlü olunabiliniyor da istenmezse hemen unutulunuyor. Tiyatro ödülleri, edebi-sanatsal ödüller hangi kıstaslarla veriliyor. Kimler veriyor. Bu kimler nasıl oluşturuluyor. Ödül verilen ya da verilmeyen eserlerin verilme ya da verilmeme gerekçeleri neden açıklanmıyor.

Piyasanın alış veriş döngüsü içinde üretilen sanatsal etkinliklerin bitiş tarihleri daha eser yapımına başlanmadan nasıl açıklanabiliyor. Örneğin bir oyunun prömiyer tarihi üç ay önceden nasıl açıklanabiliniyor, keza bir romanın bitişi... Bunlar, satacaklarını bilseler, piyasanın bilindik sanatçı kahramanlarına şiirler ısmarlarlar, resimler sipariş ederler, notalar yazdırırlar vb... Zaten halkın duygusal sömürüsü üzerine şekillendirilen şarkı sözleri yazdırmıyorlar mı? Çok satacak market kitapları basmıyorlar mı?

İşte her şey alışveriş üzerine kuruluysa bunlar olabilir.Alışverişin bizlere dayatılma yöntemlerinden biri insani duygularımızın sömürüsü üzerine kuruludur.Sade piyasayı düşünerek ortaya attıkları “anneler günü, babalar günü, sevgililer günü vb..”dışında artık tarih içindeki onurlarımıza bile el atmış durumdalar: Che tişörtleri üretmek, Lenin rozetleri imal etmek, özel günlerde eşe dosta yollansın diye Marx’ın kartpostallarını basmak vb...Bu duygusal saldırıya izin vermemeliyiz..Olayların yıldönümleri, ölüm-doğum günleri ve benzerlerinde ticari kaygıyı tersine çevirmeliyiz.Alınıp satılarak hatırlanacak veya yılda bir anacağımız insanlar değil bizim insanlarımız..Onlarla yaşadık, yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz..Günlerin metalaştırılmasına ve tek tipleşmeye izin vermemeliyiz. Ticari manipülasyon yanında ideolojik bir top yekün saldırıdır bu. Yaşamımızın tekdüzeleştirilmesine ve metalaşmasına izin vermemek kendimize ve insanlığa olan borçlarımızdan biridir.

Şimdi burada bir ayraç koyarak biraz “amatörlükten” bahsetmek istiyorum.. Zira amatörlük neo-liberal saldırının temel saç ayaklarından olan bireycileştirme ve özne olmaktan çıkarma süreçlerine doğası itibarıyla karşıt öğeler içermektedir. Üstelik neo-liberal dünyanın “profesyonel sanatçıları”nın vurguladığının aksine amatörlük, bilmemek değil, estetik üretimi ruhuna uygun bir şekilde, yürekten, gönülden yapmak demektir. Zira sistemin dayattığı “uzmanlık” hali, estetik üretimin bizzat doğasına uygun değildir.

İçi Bilerek Boşaltılan Kavram: Amatörlük

Değerli arkadaşlar. Sözlüklerdeki «Amatör» kavramına bakarsak; para kazanma amacı olmayan, acemi, özençli, heveskâr gibi mesnetsiz açılımlarla karşılaşırız. Aynı sözlükler «profesyonel»i de; kazanç sağlama amacıyla bir işi, bir mesleği yapan, uzman kişi diye tanımlarlar.

Bir kere, para kazanma-kazanmama tartışması açılımı başlı başına düşüncesizlik ve bilinçsizliktir. «Amatör para kazanmaz!» Niye kazanmasın? (okul tiyatrolarından bahsetmiyorum!) Amatör bir sonraki oyunun dekoru ya da ışığı için dilencilik mi yapacak? Sistemin ve mesleğin Makyavelist dayatmalarıyla onursuz işlere mi yönelecek? Çalıp çırpacak mı? Amatör tiyatrocunun evet para beklentisi yoktur. Ama bu kazanmayacağı anlamına da gelmez.

Geçim derdini sağlama tasası olmadığı için ekonomik sorunlarla uğraşmaz amatör. Ve bu ona yeni özgürlük alanları açar. Yaratıcılığını geliştirir. Ekonomik manipülasyonlara boyun eğmeyeceği için, çalışma alanı artar. Seyircisi, ulaştığı çevre dinamikleşir-artar. Devam edelim: «Acemi, özençli, heveskâr vb.» Şimdi burada sormak gerekir: Bu tanımlar neye ve kime göredir? Örneğin ömrünün 40 yılında, dişini tırnağını esirgemeden amatör olarak çalışan, araştıran, sorgulayan, öğrenen birinin acemi olduğunu kim ve nasıl iddia edebilir?

Seyircisini ve kendini değiştirip yarının güzel, eşit, özgür dünyasını kurmaya çalışan, hayatını dramaturgiye, oyunculuğa, rejiye vermiş bir tiyatro emekçisine kim acemi diyebilir? Kavramları iyi kullanmak gerekir. Bizim gerçek amatörlerden öğrendiğimiz, ustalarımızın, ağabeylerimizin anlattığı amatör: "Aşkla yapan-Gönül bağıyla bağlanmış" demektir. İsteyen, sevendir amatör. Ve sevmek de, istemek de sözle olmaz. Emek vererek, âşık olarak, kendine, işine, toplumuna saygı duyarak olur.

Amatörlük bir seçimdir. Bir basamak değildir. Profesyonel olmanın merdiveni değildir amatörlük. Kötü ve insanı ahmaklaştıran dizilerde oynamak için kendini gösterme perdesi değildir. Kısa yoldan ünlü olma, bol paraya, şöhrete kavuşmanın yolu değildir. Reklâmlarda benliğini, sanatçı ahlâkını, mal satmanın bir aracı olarak kullanmak için geçilecek bir yol hiç değildir.

Tüm bunların dışındadır amatörlük. Seyirciyi değiştirme-dönüştürme çabasıdır. Ülkesini ve dünyayı sorgulatma, olanı biteni, yok sayılanı, üstü kapatılanı, velhasıl gerçeği anlamaya/anlatmaya çalışma işidir.


Doğal bir kaynaktır amatörlük. Halkların suyudur. İçtikçe, yaşadıkça geliştiren, gelişen... Hiçbir yere yaslanmadığı için ne kişilerin, ne kurumların, ne devletin güdümünde değildir. Olmamalıdır. Hiçbirinin sansürüne izin vermez. Bildiğini söyler. Özgürlüklerin evinde oturduğunu bilir ve ne sansürcülere ne de oto sansüre izin verir. Yiğitliktir Amatörlük... Ayaklarını sağlam basar, tanıklık eder. Eşitsizliğin üstüne gider. Demokrasi kültürünün tiyatrodaki belkemiğidir amatörlük. Özgürlükçü ve özerktir. Tüm bunlar değilse amatör de değildir. Tüm bunlar için çabalamıyorsa yoktur. Sıradandır. Hâlbuki feda eden olmalıdır. Ortaya koyan olmalıdır. İnsan için olan olmalıdır. Yeniliğiyle, deneyselliğiyle, sistem dışındalığıyla devrimcidir amatörlük. Olmalıdır. Karl Marks'ın bilim hakkında söylediği bir sözü affına/affınıza sığınarak sanat hakkında uyarlayıp söylemek istiyorum: «Sanat, kendimiz ve insanlık için çalışmaktır/yapmaktır. Sanat bencil bir zevk olmamalıdır. Sanat çalışmalarına kendilerini verme şansına sahip olanlar, bilgilerini ve yaşantılarını insanlığın emrine sunmakta birinci gelmelidirler.»

Sol ve Sanat

Burada tabi ki sol-sosyalist düşüncede ki olumsuz süreçten bahsetmeden geçmek olmaz. Özgür bir dünya kurma isteğiyle ideoloji ve politikaların belirlenmiş olması gereği ve gerçeği bu ayracı koymayı gerektirir. Evet, dramatik olan bir durumda sol düşüncenin sanata bakış çizgisinde yatmaktadır.

Devrim için sanatı herhangi bir yol/araç olarak görmekten tutunda, kültürel ve sanatsal muhalefeti hor görme, sanatı yok sayma seviyesizliğine kadar gidecek bir süreçle karşı karşıya bulunmaktadır.
Söylemde sanatın önemi büyüktür. Ama sadece söylemde, o kadar. Bunun için sol-sosyalist parti/çevrelerin yayın organlarına bakmak yeterlidir!.. (Özel çalışma yapan gurupları tenzih ediyorum) Buralarda bulunan tek tük yazılıp çizilmiş birkaç satırı «hani sanata-tiyatroya önem vermiyorduk?» diye savunacaklara sözümüz bulunmamaktadır... “Dost acı söyler” denmiştir.
Kültürel ve sanatsal muhalefet en az politik ve ekonomik mücadele kadar önemlidir. Bu kavranana kadar emekçi halklarla sağlıklı bir ilişki kurmanın yolu yoktur.

«Sanatı, kültürü oluşturanların», «yasaları koyanlardan» daha güçlü olduğu söylemi inkâr edilebilecek bir şey değildir. Bu önemli güç iyi kavranmalıdır.

Değerli okuyucu-dinleyiciler.. Tekrar ana konumuza dönüp toparlayacak olursak..

Umudun kaybedilmemesi gerekiyor..Piyasadan kurtulacağımız günler elbette gelecektir..

Tüm bu olumsuzluklardan kurtulmak ve daha insanca-yaşanılır bir dünyada sanat için insanın “özne” olduğu bilinciyle hareket etmemiz gerekiyor..Gücümüzün farkında olmalıyız..Estetik kirlenmeye ve kültürel yozlaşmaya karşı durabilirsek, ancak o zaman,ancak o zaman, insani bir hayata belki kavuşabiliriz..Piyasanın alçaltıcı ve insanın derinliklerine işleyen sistemine karşı durmak, yarınları hazırlamanın, çocuklarımıza daha yaşanılır bir dünya bırakmanın temel koşuludur.

Nereye baktığımız önemlidir ama daha da önemlisi nereden baktığımızdır..

Bu da duruşla olur..Duruş, kimliğimiz, karakterimizdir..Dünyaya olan faydamızdır aynı zamanda..Nazım Hikmet gibi, Bertold Brecht gibi, Vasıf Öngören gibi, Pablo Neruda gibi, Victor Jara gibi, Ruhi Su gibi......

Beni okuma-dinleme zahmetine girdiğiniz için hepinize teşekkür ederim…

Özgür Başkaya

Yararlanılan kaynaklar

1- Karl Marx “1844 El Yazmaları”

2- Ernst Fischer “Sanatın Gerekliliği”

3- Berrin Taş “Yozlaşma, şiir, tür bilinci”

4- Orhan Veli “Bütün şiirleri”

5- Nalân Çelik “Kültür Ve Sanatta Yozlaşma Ve İnsan Cinsi Sınıfları”

6- Mehmet Esatoğlu “Sanatçının Duruşu Sanatçı Etiği”

7- Cengi Gündoğdu “Taşkıran”

8- Cristopher Caudwell “Yanılsama ve Gerçeklik”

Not 1: Berrin Taş, Nalân Çelik, Mehmet Esatoğlu’nun yazıları Özgür Üniversite de, Özgür Başkaya koordinatörlüğünde verilen “Kültürel yozlaşma ve sanatçı etiği” isimli derste sunulan bildirilerdir.

Not 2: Bu metnin yazarının tiyatro yönetmeni olması, örneklerin de genelde tiyatro sanatının içinden verilmesine neden olmuştur. Alternatif sanat dallarından, konuya yapılacak katkı-tartışma, entelektüel ve sanatsal alanda büyük bir boşluğu doldurabilecektir.

YAZILAR-9-

15-16 HAZİRAN YOLUMUZU AYDINLATIYOR


UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN “ZENGİN MUTFAKLARINA” VE TİYATRO SANATÇILARIMIZA…

15-16 Haziranda, bundan 25 sene kadar önce Türkiye de yaşayan bir gurup işçi, yeni bir dünya düşüyle,haklarını elde edebilmek için ve özne olduklarını bilmeden-hissederek ayağa kalktılar ve yürüdüler karanlığın üzerine..

15-16 Haziranda, bundan 25 sene kadar önce yol gösterdi işçiler, “emekten ve eşitlikten yana bir dünyayı” bize..

Tüm bunlar olurda durmak olurmuydu..

Vasıf Öngören hemen taşıdı süreci tiyatro hareketinin içine..Zengin mutfaklarında anlattı işçi direnişini ve sıkıyönetimin insana ihanetini..”Zengin Mutfağı” oyunu böyle doğdu..

Mahpusta oldu yazarımız düşüncelerinden dolayı…Acılar zaten anlatılamaz…Ama hep inandı Öngörenimiz..yarınlara ..umuda ..güzel günlere..

Politik tiyatro, ben politik tiyatro yapıyorum-yazıyorum diyerek olmaz..

Yaşam biçimi haline getirmek gerekir onu..Çünkü, “tiyatroya evet” demekle-“sanata evet” demekle yapılamaz bu iş…Duruş gerektirir..Bakış açısı gerektirir..

Deontolojinin ayaklar altına alındığı,ben yaparım olur mantığının yürüdüğü bir dünyada “Zengin Mutfağı” yazmak elbette kolay değil..

Yolumuzu aydınlatan ÖNGÖREN yine de dönem düşünüldüğünde açılımlı…Tam da dediğim gibi yolumuzu aydınlatmaya hala devam ediyor..

Batılılaşma ,kalkınma paradigmasındaki Türkiye aydınıysa 15-16 haziranı hatırlamamakta dirayetli..

İşçi sınıfını ise bu sürece koymayı bile düşünmüyorum..umarım (ve inanmasam da) önderleri gerekli eşitlikçi müdahaleyi yaparlar.

Zengin Mutfağını , Şener Şen in o keyifli ve manüpülatif filminde hatırlatmayı istedi sanat dünyası hep..İdeolojik bir sorgulamadan uzak duruldu ..

Ancak hayat ve yarınlar öyle değildir..

Zengin Mutfağı ve yazarı işçi sınıfının,emekçi kesimlerin,ama daha da önemlisi taraf tutmayan-tutamayan tiyatro sanatçılarının yolunu aydınlatmaktadır..

Mesleki etikten bihaber tüm tiyatro emekçileri acilen “Zengin Mutfağı” nı okumalıdır..

Silkinip doğrulma zamanı gelmiştir..

Onurumuzu koruma zamanı gelmiştir..

Duruş ve Kavga zamanı gelmiştir…

Beklemeyelim..Beklettirmeyelim…

Tiyatro, devrimci tavrıyla yolumuzu aydınlatsın..

Yeni , özgün , estetik bir dünya bizi kucaklamaya hazır..Namuslu, onurlu ellerimiz harekete geçsin yeterki..

Hani dedim ya..onu harekete geçirelim…

Başka şansımız varsa bilen bana da söylesin…

Özgür Başkaya

24 ARALIK 2005

YAZILAR-8-

(BU YAZI 27-28 OCAK 2007 TARİHLERİNDE İZMİRDE TİYATROEVİ’NİN ORGANİZASYONU İLE GERÇEKLEŞTİRİLEN”CEM YALIN” ETKİNLİKLERİNDE YAPILAN “TOPLUMCU TİYATRONUN BUGÜNÜ” ETKİNLİĞİ İÇİN YAZILMIŞTIR.)

Merhaba..

Cem Yalın’ı anma etkinliğini düzenleyenleri ve katılımcıları Özgür Tiyatronun tüm emekçileri adına selamlıyorum.

Merhaba Cem,merhaba toplumcu tiyatronun yılmaz emektarları…

(Ekmek parası derdiyle yanınızda olamamaktan büyük bir üzüntü içinde olduğumu bilmenizi istedim.. Hiç olmazsa birkaç satırla aranızda bulunmak için yazıyorum.)

Ülkemizde “TOPLUMCU TİYATRO” olarak adlandırılan ve tüm dünyada sosyalist gerçekçilik olarak bilinen bu tiyatral olgu; yoğunluklu olarak bizde toplum sorunlarına halkçı bir perspektifle bakan tiyatro olarak algılanmıştır.Bu anlamda toplum sorunlarını ilgilendiren ve “ilerici” tiyatro perspektifiyle hareket eden tüm çalışmalar bu adla adlandırılmıştır.Bu bakış açısı “adı üstünde” haklılık içerse de , toplumcu tiyatroyu algılarken sosyalizmi hedefleyen tiyatroları değerlendirmek daha doğru olacaktır kanaatindeyim..

Sosyalist Gerçekçiliğin dünyada algılanışının dışında bir süreçtir bu. Reel Sosyalizmin tutucu ve baskıcı sanatsal tavrının konusu bu yazının içeriğinin dışında ve kesinlikle farklı zamanlarda yapılmalıdır..

Geçmişten günümüze üreticilerinin (o tiyatrodaki tüm çalışanlar) sosyalist olduğu yada sol perspektifli olduğu birçok tiyatro bulunmaktadır..Eskinin “Dostlar Tiyatrosu”, “Devrim İçin Hareket Tiyatrosu”, “Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu” bunlardan birkaçıdır.Bu tiyatrolar özgürlük ve eşitlik temelli dünya görüşlerini emekçi kesimlere ulaştırmak ve bilinçlenme sürecine(dönemin tabiriyle devrim’e) estetik katkılar sunma çabası içinde olmuşlardır..Bazen fraksiyon tartışmalarına girmişler ve bu nedenle ayrılıklar yaşamışlar, bazen kopanlar- dönenler olmuş, bazense kahpe felek etmiştir oyununu.Almıştır Azrail bu değerli tiyatro emekçilerinin canını..Ne olursa olsun Toplumcu Tiyatronun önemiyle ilgilenmiş ve bizlerin yol göstericileri olduklarını göstermişlerdir..

Bu değerli süreç iyi değerlendirilmelidir.

Her tiyatro politiktir..

Burada önemli olan husus kimin-kimlerin tarafında yer aldığınızdır.Tarihsel süreç içerisinde (şairin dediği gibi) patrici ve plep, derebeyi ve toprak kölesi, işçiler ve patronlar, yani tek kelimeyle ezenler ve ezilenler olarak vuku bulan bu savaşta, tiyatro da safını belirlemek durumundadır.Bunda elbette bu tiyatroyu yapanların dünya görüşü işin temelini oluşturacaktır.Tiyatro sanatının bir üst yapı kurumu olduğu ezberlemesini yaparak, burjuva tavırlar gösterilmesinin zorunluluğunu dikte etmeye çalışan bir kısım tiyatro hocasına, oyuncusuna, yönetmenine söylenecek tek söz Engelsin fabrikatör çocuğu olduğunu hatırlatmaktır.Tiyatrolar manifestolarıyla, tüzükleriyle, oyunlarıyla ve toplumsal devinim içinde tiyatro dışındaki tavırlarıyla DURUŞlarını oluşturacak ve bu da kitlelerin gözünde toplumcu tiyatro yada değil ayrımını belirleyecektir.

Estetik konusunda yoğun eleştiriler alan solcu tiyatrolar bulunmaktadır..Bu eleştirilerin haklılık payları vardır.Estetik kaygıların geri plana atılmaması toplumcu tiyatroların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur.Zaten sanat(tiyatro), estetik kaygı taşımadan yapılamayacağına göre yaratıcılığı ve güzeli öne çıkarma çabasındaki tiyatro bu sorunun üstesinden gelecektir.

Sloganist tiyatroların da olabileceği gerçeği yukarıdaki söylediklerimle çelişen bir durum değildir. Bu; yere,tercihe ve zamana göre değişecek ve üreticiler tarafından değerlendirilecek bir olgudur.Kiliseye karşı çıkan aydınlık ortaçağ tiyatrolarını, Pazar yerlerinde aristokratlara yada burjuvalara karşı yapılan tiyatroları, Latin Amerika da ki devrimci işçi tiyatrolarını, mitinglerde işçileri coşturan goşist Sovyet tiyatrolarını saygıyla anmak gerekir.Ayrıca sahnede tüm ezberleri kıran Brecht’i, devrimi gaye edinmiş Piscator’u, talihsiz Meyerhold’u düşündüğümüzde, her nerede olursa olsun estetik kaygısı, iletisi ve biricik yapılandırmasıyla tiyatro hep varolmuştur, varolacaktır. “Öldü” zırvalıklarına karşı devrimci tutumuyla yaşayan olduğunu gösterecektir..

Görsel efektleriniz estetik kaygınıza ve iletinize uygunsa sahnede kuşlama da yapabilirsiniz, sloganda atabilirsiniz. Tiyatro kimsenin tekelinde değildir..Tiyatroyu kalıplar altına alan bakış açılarına karşı durulmalıdır.

Politika ve sanat ilişkisi değerlendirildiğinde 2005 Cem Yalın anma etkinliklerinin açış konuşmasında söylediğim gibi: “Sansüre ve otosansüre karşı çıkmak her sanat insanının görevidir.” Yeter ki gerçekten tiyatro yapılsın. Görmekten gelmektedir tiyatro kelimesi.. Bu seçim tiyatroların kendilerinindir.

Toplumsal duyarlılıkların azaldığı, insani değerlerin unutulduğu, belleğimizin balık belleğine dönüştürülmeye çalışıldığı, tüm değerlerin alınıp satıldığı bir dönemde ideolojik ve politik bir manüplasyonla karşı karşıyayız.

Sanatın politikadan bağımsız olamayacağı gerçeğini unutmamalıyız. “Sanatın ve sanatçının işlevini ve gücünü çok iyi bilen sermaye, sanatın üstünde (Demoklesin Kılıcı gibi) bir baskı olarak durmakta ve sanatla politikanın ayrılması temelinde kapsamlı ve bilinçli bir çalışma yapmaktadır..Sanatla politikayı sözde ayırmak istiyorlar!!! Halbuki sanatın politikadan bağımsız olamayacağı bir gerçektir...

Kapitalizm özelde edebiyat ve tiyatro genelde sanatla uğraşırken; istediği oyunları ideolojik ya da maddi manipülasyonlarla oynatır, egemenliğinin sürekliliği için tüm dalavereleri yaparken; işine gelmediği tiyatroları,metinleri sansür ettirip, kitapları yaktırıp, sanatçıları , yazarları, bilim adamlarını içeri attırırken sanat ve politika birbirlerinden ayrı değil de ; biz onların çirkefliklerini açığa çıkarıp, insansızlaştırma süreçlerini deşifre ettiğimizde mi sanat ve politika ayrı şeyler oluyor..! Buna artık ancak ahmaklar inanır..(bu konuda ayrıntı için “piyasa. sanat .. sanatçı…” yazım değerlendirilebilir.)

Emekçilerin estetiğini ve estetik politikaya adımın atılmasını sağlamanın zamanı gelmiştir..Ve hatta geçmektedir. 12 Eylül’ün bir buldozer gibi tüm yaşam olanaklarımızı dümdüz bıraktığı gerçeğini görüp ona göre hareket etmek gerekmektedir.Milyon yıldır yapılan sanat sanat içindir,sanat toplum içindir tartışmasının artık evrilerek “Nasıl toplumcu tiyatro? Geniş yığınlar,ezilenlerin tiyatrosu nasıl olmalıdır? Sorularına geçmek gerekmektedir.

Toplumcu tiyatroyu konuşanlara selam olsun.

Yaşasın toplumcu sanat…

Yaşasın eşit ve özgür bir dünya isteği – düşü…

Kazanan biz olacağız..

Kahrolsun elit burjuva sanatı..

Kahrolsun kapitalizm..

Özgür Başkaya

Özgür Tiyatro

YAZILAR-7-

“KÜLTÜREL YOZLAŞMA VE SANATÇI ETİĞİ” İSİMLİ ATÜK SÖYLEŞİSİNDE

30 MAYIS 2004 TARİHİNDE YAPILAN KONUŞMA METNİ...

“Buradaki düşünceler, varolan akıntıya dur demeye çalışan azınlık içindir.”

“ sen bakma denizin durgunluğuna, derya dediğin uyur,uyur, uyanır.. ”diyor Şeyh Bedreddin..

Arkadaşlar.....

Türkiye aldı başını gidiyor…

Ama nereye olduğu belli değil.Yaşanan rezil süreci anlatmanın bir mantığı yok..Herkes biliyor ve yaşamaya devam ediyor..Asıl acı bu..Çünkü seyirci kalıyor,seçtiğini sanıyor ve alkışlıyor..En temiz ağızlarda dahi pop star konuşuluyor…Artık yeni kazanma ve ezme amaçlı programlar çıkarılıyor…İnsanlar buna alet ediliyor..alet oluyor…

Tüm bu olanlar bilinçli yapılıyor…Hayat bu denilerek geçilip gidilmeye çalışılıyor..ama gidilemiyor…70 milyon civarında insanın yüzde yetmişi-sekseni insani ekonomik değerlerin altında yaşıyor…Ve bunun bilincine varıp ayağa kalkmasın, isyan etmesin diye ona pop star vb.. seyrettiriliyor…Şairin dediği gibi.. “çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar….”

“ben evleniyorum” diye programlar yapıp insani sevgi, aşk, beraberlik düşüncesine darbe vuruyorlar, bunlara genç insanları alet ediyorlar..İnsana ihanet ediyorlar…Bu ihanet sürecinin kanalları programların telifini değiş tokuş ediyorlar, sistemi yeniden üretmenin yollarında oyunlar oynuyorlar.. Para kazanmanın vahşi tavrıyla işler yürürken; cahilleştirilmiş, yoksullaştırılmış ve özne olduğu unutturulmuş insanlığı vaatler ve reklamlarıyla kandırarak paranın saltanatını idame ettirmeye devam ediyorlar….

Sistem istediğini yapıyor..düşünmeyen, sorgulamayan, karşı durmayanları oluşturuyor..Acı ki bunları yaparken aktörleri, aktrisleri, müzisyenleri, ressamları, sinemacıları kullanıyor…

Starlar neden çıkıyor, çıkartılıyor? 15-16 yaşlarındaki kız çocukları neden vamp kadınlar haline getiriliyor..popüler kimlikler neden insanlığın zavallılığı ile yüceltiliyorlar….?

İşte tüm bunların yanıtı insansızlaştırılmış, etik değerlerini kaybetmiş, sevmeyi unutmuş toplumda yatıyor…acıyla yatıyor…

Altı büyük sanat dalından sonra sinema,bize teknoloji ve insanlığın yeni ufuklarını getirmişti…olumsuz yönleri vardı ama insanlığın ilerlemesi konusunda tartışma götürmez bir yere sahipti…Keza televizyon da almış başını yürümüştü…Ancak, ahlaki olarak insanlığın toplumsal hizmetine sunulması gereken bu aygıt ; onun manipüle edilmesine, mal alım-satım aracı olarak kullanılmasına ve ahmaklaştırılmasına hizmet etti…Yakışıklı adamlar ve güzel kadınlar hayatımızı fethetmek için aptal kutusundan bize seslendiler..Kullanıldıklarını bilerek yada bilmeyerek….

Burada bir tartışma gündemi oluşturulmaya çalışılıyor..Diplomalı cahillerin bizi uyutması üzerine..Bunun yanlışlığı üzerinde durmak bile istemiyorum..İşin varlık nedenini tartışmak varken cukkayı kimin alması gerektiğini tartışmayı anlamlı bulmuyorum…

Rolün nedeni uyutulmadır, uyutmadır…Düşündürtmemek ve insanlık yerine kediliği, kaplumbağalığı dayatma işidir bu..Hayvanların insandan ayrımı hep tartışılagelen bir konudur…

Onlarda yer,sevişir,uyur…İşte buradaki farkı anlamasın yoksul kitleler, ezilen dünya, lanetlenmiş çoğunluk….Postmodernizm budur…Dert budur..iyi tahlil edilmelidir…

Star sisteminin insani boyutu yoktur..İnsanlık adına değildir…Kişileri öne çıkarırken sistemin sürekliliğini sağlamak, onu yeniden ve yeniden üretmektir temel amaç..İnsanın “özne” olmaması düşüncesinin temel koşuludur ve bunun için kullanılmaktadır…Acıdır..ama tahlil edilmelidir….

Yaşadığımız süreçte işin temelini-aslını unutup, dönemden-yaşanılandan pay alma yarışı hayata geçmiştir…”Ne için yaşıyorum?” sorusu yerine “daha çok nasıl kazanırım?” sorusu hakimdir.Aman mektepli oyuncular olsun düşüncesi ise bu bilgisiz bilgi hegemonyasının iş yaratma ve kazanma mantığının sonucu hayata geçirilmek istenmektedir…Sistemin ekmeğine yağ sürmenin yeni adının bu olduğu maalesef görülmemektedir yada bilinçli bir kurguya alet olunmaktadır…Cehaletin daniskasıdır..söylenecek söz bulunamamaktadır…

Mankenler oyuncu olamaz! Vb ..türünden ahlaklı olmaya çalışan ama temeli unutup mektepli hegamonyasını idame ettiren bir anlayış dayatılmak istenmektedir..(mektepli olduğumun dinleyiciler tarafından bilinmesini isterim…) Ayrıca konserve eğitim veren okulların vehameti başka bir söyleşinin konusudur, girmeyi uygun bulmuyorum…Sadece konserve ne demek düşünürsek yeterlidir....

“sanatçı ışığı alnında ilk hissedendir” gibi veciz bir söz var…Burada sanatçı yerine yalancı, riyakar, ahmak, uşak gibi kelimeler kullanmak mümkündür…Sistemi yeniden üretmek için sanat yapmak ışığı alnında hissetmek ise, burjuvazinin kucağına oturmakta eşdeğer bir ışığı hissetme işidir…Yaşanan süreçte günü kurtarıp konforlu bir hayatı yakalamayı belki sağlar ama genç kızların bilerek yada bilmeyerek fahişeleştirildiği, onurların ayaklar altına alındığı, zorla sanal yaşamlara sürünüldüğü ve insansızlaşıldığı gerçeğini ortadan kaldırmaz..

Sanatçının bir bedevi tavrıyla yaşaması gerçeğine inanıyorum..Dünyayı güzelleştiren, insanlığa gerçekten yol gösteren, insanı ve insani değerleri her şeyin üzerinde tutan…

Reklamlara ve dizi kültürüne gelince….

Varolan sürece net bakmak gerekir…Diziler oyuncu arkadaşlarımızın ekonomik çıkarı gibi görünmektedir..Halbuki tiyatro sanatının maalesef ölmeye yüz tuttuğu bir süreçle karşı karşıyayız.Teknolojinin şimdiye değin insanlık yararına kullanıldığı ve televizyonunda bunun ürünü olduğu safsatalarına elbette inanmıyoruz..Anadoludaki üç bin yıllık tiyatro kültürünün neden yok edilmeye başlandığını iyi araştırmak gerekir..Televizyon olmasın gibi bir söz söylemiyoruz…Sadece yaptığımız işin etiğinin iyi değerlendirilmesi gereğini vurgulamaya çalışıyoruz…Reklamsa başlı başına bir olgudur..Daha öncede söylediğim gibi; estetik değerlerini mal satmanın bir aracı olarak kullanmak, kısa yoldan para kazanmak, büyük firmaların, holdinglerin uşağı olmak sanatçının işi değildir..olmamalıdır…

Her mesleğin olmazsa olmazları vardır…

Gazeteci yalan haber yazmamalıdır…Doktor işkence görmüş birine görmemiş diyemez...Mimar sağlam olmayan bir binaya sağlam raporu veremez vb..

İşte tiyatrocu da reklamda oynayamaz..Oynuyor biliyoruz…

Ama oynamamalıdır diyoruz..Oyuncu tezgahtar değildir…(tezgahtarları aşağılamadığımız bilinsin..Her sözden bir şey çıkaranlara karşı hazırlıklı olduğumuz da bilinsin.) Herhangi bir kapitalist daha fazla kazansın diye onun uşaklığını kıytırık paralar karşılığında yapamaz oyuncu…yapmamalıdır…Burada önemli olan maddi meblağ değildir…

Kimlerin (maalesef kimlerin hem de) nerelerde hangi reklamlarda oynayarak oyuncu etiğimizi sarstığını görmekteyiz..umudumuz kırılmaktadır…Ama umudun kırıldığı yerlerde yeni umutlar vardır ve biz onları görmeyi öğrendik…bu düzen böyle gitmeyecektir…

Sanatçı diyeceği olandır…Estetik kaygısı olandır ve asıl önemlisi bunu insanlık yararına yapmak durumunda olandır...Yaşadığı çağla derdi olmak,onu dönüştürüp değiştirmeye çalışmak olmalıdır işi…Dünyanın ve insanlığın yarınını düşünmeden nasıl estetik kaygılar duyulabilirki..? Ekolojiyi düşünmeden, sosyal kaygılar gütmeden, eşitlik düşüncesi olmadan nasıl mesajlar verilebilirki? Yoksullukla ve özgürlük düşmanlarıyla savaşmadan nasıl insani düşünülebilinirki?

Şimdi artık bilmek yetmiyor....İnsan için değiştirmek gerekiyor...Çaba gerekiyor..Gerekirse bedel ödemek gerekiyor...

Daha sanat dolu bir dünya için , özgürlük , eşitlik ve etik değerlerini koruyacak insanlık için, varolan kampanyalara destek için, yerlerde sürünen tiyatrocu-sanatçı etiğine bir tutunacak dal olmak için , TİYATRO için , şimdilik bir başlangıç öneriyoruz....

BOYKOT...

Boykot emeliyiz diyoruz....

İnsani değerleri ayaklar altına alan televizyon programlarını izlemeyelim...Bu programları yayınlayan medya kuruluşlarını deşifre edip protesto edelim...

Bu programlarda çalışan tiyatro insanlarının oyunlarına gitmeyelim...

Bu programlarda çalışan sanat insanlarının konserlerine gitmeyelim, yayınlarını takip etmeyelim, kasetlerini,cd’lerini almayalım, filmlerini izlemeyelim...

Bu programlara sponsorluk yapan firmalara protesto mektupları yazalım, deşifre edelim, tüketim mallarını reddedelim...

Bu programlara reklam veren kuruluşların ürünlerini almayalım ve alınmaması için çaba gösterelim...

Bu programları kendine haber yaparak rant peşinde koşan basın kuruluşlarının yayınlarını almayalım ve onları basın etiğine davet edelim...

GELİN BUNU HEP BİRLİKTE YAPALIM...

Gücümüzü biliyoruz...Ama burada da bilmek yetmiyor..Çaremiz örgütlü toplum, örgütlü tiyatrodur....Gelin ÖRGÜTLENELİM...

ATÜK bu vesileyle tüm amatör grupları örgütlenmeye davet eder....

Arkadaşlar...

Daha güzel bir dünyayı çocuklarımıza vermek zorundayız…Daha insani ve sanat dolu bir dünyada yaşamak tüm insanların hakkıdır...

“Yaşamınızda ölmeye değer bir şey yoksa onun anlamı nedir?” gibi bir şey söylüyor bir yazar..Tiyatro ölmeye değerdir…inanın…çünkü tiyatro gerçektir..ve gerçek birdir…insandır…

Deryanın uyanma zamanı gelmiştir..

Çünkü çocuklarımız onurlu anne babalar beklemektedir...

Hadi onu uyandıralım...

30 mayıs 2004

Özgür Başkaya………….

Yenimahalle - ANKARA